MarkaDönem dönem dilimize giren yeni terimler tam bir kasırga gibi her şeyi silip süpürüyor. Bir dönem “kamusal alan” kavramının binbir türlü eğri doğru kullanımıyla karşılaştık. Şimdilerdeyse her kesimde, sözü alan herkeste “marka olmak”, “markalaşmak”, “markasına zarar vermek” gibi bir pazarlama jargonu sürüp duruyor. Nedir pekiyi marka olmak? Söyleyenlerin çoğunun anladığını sanmıyorum. Örneğin Roberto Carlos bir markaymış… Bugüne kadar bir futbolcu için “marka” dendiğini pek işitmemiş olan spor medyası da bu ucube ifadenin üstüne atladı. Ne zaman birine mikrofon uzatılıp Fenerbahçe’nin yeni transferleri sorulsa, “Roberto Carlos için söylenecek bir şey yok; o zaten uluslararası bir marka” demeye çalışıyor. Halbuki sorulan şey adamın futbolculuğu… “Nasıl oynar?” denmeye çalışıyor.  Dahası zavallı Ziya Şengül bir spor programında bu jargona ayak uydurmaya çalışırken “marka” yerine “firma” demeye başlıyor; bir anda Carlos, bir firma oluveriyor. Her şeyin bir marka olabileceği konuşuluyor; futbol kulüpleri, insanlar, doktorlar, ıvır zıvır… Devlet kurumları bile marka değeri yaratmaktan söz ediyor. Kısacası toplum olarak ya da medya olarak delirmiş durumdayız. Pazarlamayla ilgili şimdilik bildiğimiz tek şey, “marka” olmak… Onun bokunu çıkarıp bırakacağız gibi görünüyor.

Çocukluğumda, çaycılara verilen küçük plastik jetonlara marka denirdi… Ben marka deyince öyle anlıyorum arkadaş!


Yorumlar

  1. 1
    serkan_isin // Agu 7th, 2007 at 8:38

    Ve galiba temelde de aynı işe yarıyorlar. “Marka”lar daha fazla tüketime (hehe tüke-time, imge buldum, gerçi biraz ingilazca oldu ama..) sebep oluyorlar.

    Fatih Terim’in koca koca genel müdürlere “yönetişim” dersi verdiği bir ülkede yaşıyoruz değil mi?

Yorum bırakın